Hassan Kanafani sürgüne gönderildiği Filistin’in Yafa şehrini “portakallar diyarı” olarak betimler. Bundan on yıllar sonra, Kanafani’nin sürgüne gönderildiğinin ertesinde, 8 yaşında bir çocuk olarak Gazze’deki bir mülteci kampında kalıyordum ve kendi durumum üzerine kafa yoruyordum. Yafa’nın sınırlarında durduğumda gerçek ile hayal birbirine karışıyordu. Her ne kadar dedemin ve Kanafani’nin kafasındaki Yafa bir hayal olsa da, en büyük şehirlerden biri olan Yafa’nın Filistinli kimliği çok barizdir.

Küçükken, ilkokul üçüncü sınıftayken bir okul gezisine gitmiştik. Gazzeliler o zamanlar hala İsrail’e girip çıkabiliyorlardı. Tabii ki genellikle ucuz iş gücü olarak çalıştırılıyorlardı. Ailem Nakba zamanında (700 bin Filistinli’nin kendi topraklarından sürüldüğü gün) Filistin’in dışına atıldı. Bu onbinlerce Filistinlinin yurtlarından söküp atıldığı “büyük felaketti”. Benim ailem Beit Daras’taki küçük köylülerden oluşuyordu. Köyümün sakinleri kuskusla bilinirdi, efsanevi bir inatçılıkları vardı, yürekli ve onurlu insanlardı. Beit Daras sakinleri Yafa kentini birçok açıdan yaşamlarının merkezi olarak görürlerdi. Yafa ticari olarak canlı bir liman kentiydi. Dünya’da portakallarıyla bilinirdi. Güney Filistin’deki en önemli pazarlardan biriydi.
Yafa aynı zamanda Arap kültürünün de bir merkezi sayılır. Aynı zamanda farklı dinlerin de bir arada yaşadığı bir yerdir. Fakat 1917’den sonra İngiliz Kolonizasyonu başladı, sonrasında Kolonyal yönetim bir manda hükümeti kurdu, bu andan sonra Yafa bir daha kendisini bulamadı.
Yafa’nın eğitimli tabakası diğer Ortadoğu şehirleri ile kıyasladığımızda şehrin politik bilincini bir hayli artırdı. Politikacılar, sanatçılar, bankacılar, zanaatkarlar ve canlı öğrenci grupları ilk önce kolonyal yönetime karşı, Nakba’dan sonra ise İsrail işgaline karşı Siyonistlere karşı mücadele ettiler.
Yafalı Sendika Üyeleri sebatkâr bir dizi eylem organize etmişti. Avrupa’dan Yahudi işçiler Filistin’e göç ettikten sonra Arap işçiler işlerinden kovuldular. Filistinlilerin 1936’daki mobilizasyonu bir genel greve ve devrime dönüştü. O büyük isyanın etkileri hala günümüzde canlıdır. Çünkü bu isyan Filistinlilerin ilk büyük kolektif eylemiydi.
Birçok köy ve kasaba Yafa’nın rehberliğine ihtiyaç duyuyordu, hatta bazen hayatta kalmak için Yafa’ya muhtaçtılar. Beti Daras köyünde küçük bir arazi sahibi olan büyükbabam esasında sepet üreten yerel bir zanaatkârdı. Hemen hemen her gün, emeğinin güzel eserlerini Isdud ve al-Majdal pazarlarına götürür, orada az olan gelirini biraz arttırmaya çalışırdı. Fakat, en güzel eserlerini Yafa için saklardı; çünkü Yafalıların en güzel zevklere sahip olduğunu söylerdi. En sosyetik kıyafetlerini Yafa’ya yapacağı bu gezi için saklardı. Eşeğini iyice doyurduktan sonra, sepetleri yükler ve bu uzun yolculuğa başlardı.
Gazze’deki derme çatma barınağımızın bir odacığında bir köşede oturan büyükbabamızın peşini bırakmazdık. “Dede lütfen bize Yafa anılarını anlat” diye yalvarırdık kendisine. Onun hikâyeleri hakikat ve fantezi arasında bir yerde konumlandırıyordu bizi. Büyüdükçe, dedemin anlattığı güzel hikâyelerin özünü daha iyi kavrayacaktım. Anlattığı hikayeler sadece bizi coşturmak için değildi, dedemin en güzel zamanlarını ve en kötü zamanlarını yaşadığı Yafa’nın özünü anlatmak istiyordu bize.
Hayal olan arkasında bıraktığı dünyayı daha iyi resmedebilmek için hayaldi. Araplar 1936’da isyan ettiği vakit, İngilizler çok acımasızca vurdular. Yafa’lıları sadece öldürmekle, hapse atmakla ve sürgün etmekle kalmadılar, aynı zamanda Yafa’nın çehresini hepten değiştirdiler. Şehrin önemli bir kısmını oluşturan çok eski bölgeleri bir daha geri döndürülmeyecek şekilde silindi. Tarih bir yerde yerinden söküldü diyebiliriz.
Büyükbabam Filistin’i istilaya karşı korumaya çalışan binlerce insandan sadece bir tanesiydi. Bir köylü olmasına rağmen, zanaatını geliştirmek için, hayatta kalmak için bütün hayatı boyunca çalıştı. Daha sonra köyünü yani, Beit Daras’ı korumak için bütün servetini eski bir Türk tüfeği için harcadı. O dönemde köyler ve kasabalar birer birer Siyonist işgalin pençesine düşüyordu.
Beit Daras Siyonistler ve silahlı köylüler ile yapılan ard arda çatışmalardan sonra en nihayetinde Siyonistlerin eline geçti. O zamandan bu zamana dedemin ruhu her zaman tutsaktı.
Dalet Planı, yani İngilizlerin kolonyal sisteminden sonra gerçekleşen Yahudilerin Filistin’i tamamen ele geçirmesi Yafa’nın alınmasıyla doruk noktasına ulaştı. Yafa ve Kudüs arasındaki hat, Kudüs’ün birkaç kilometre uzağında gerçekleşen Castal savaşıyla doruk noktasına ulaşan kahramanca savaşların merkezi oldu.
“Denizin Gelini” olarak bilinen Yafa tam olarak 1948’de Siyonistler tarafından fethedildi. Bu andan itibaren Suriye hattına feci derecede yoğun sürgünler başladı. Farklı rakip Siyonist paramiliter örgütler Haganah ve Irgun Yafa’yı almak için bütün farklılıklarını görmezden gelerek bir araya geldiler.
Mayıs 1948’de göç
Sonrasında üç farklı askeri operasyon aynı anda devreye girdi: Chametz, Jevussi and Yiftach… Bu operasyonlar Yafa’yı almaya yönelikti. Kudüs ve doğu Celile alınmıştı. Yafa’nın da alınmasıyla birlikte Filistin direnişi büyük bir moral bozukluğu yaşadı. Filistin’in bütüncül olarak fethedilmesi bir yerde Yafa’nın alınmasıyla son buldu.
Şehir çembere alınmıştı. Binlerce insan Gazze’ye ya da Mısır’a doğru yola çıktı. Küçük, kalitesiz ve onlarca kişi taşıyan birçok bot battı ve insanlar boğularak can verdiler. Birçok Arap önde geleni İngilizlerin Yafa’nın fethine izin vermeyeceğini düşünmüştü. Aslında Arap önde gelenleri de saldırılara hazırlıksız yakalandılar. Sivil savunmaları da son derece zayıftı.
Siyonist paramiliter gruplar (5.000 civarı) ile Arap Gönüllüler (1.500 civarı) arasında çok ciddi eşitsizlik vardı. Arkadan destek gelmesinin de imkanı yoktu. Erkek ve kadınlar aşırı kalabalıklar da öldüler. On binlercesi ise kendi toprağından göç etmek zorunda kaldı. Bu göçlerin büyük çoğunluğu deniz üzerindendi.
Sekiz yaşımdayken, Yafa’nın bir fanteziden ibaret olmadığını anlamıştım. Büyüdükçe, şunu fark ettim ki Yafa savaşlarla, isyanlarla kaybedilmesine rağmen Arapların tarihinde çok canlıdır ve insanlar hala bugün de Yafa’yı yad etmektedirler.
Nakba –büyük felaket– terimi 1947-48 yıllarında Filistinlilerin başına gelenleri anlatması açısından güzel bir tasvir içerir iken, Sumud –metanet– binlerce Filistinli mültecinin 66 yıl aradan sonra oraya dönmenin umudunu taşıyor ve bu hakkını arıyor olmasıdır. Portakallar diyarı Siyonistler tarafından fethedildiğinde bile Filistinliler metanetli idi. Umut hala canlıdır ve aktiftir. Her zaman da böyle olacak.