TLAXCALA تلاكسكالا Τλαξκάλα Тлакскала la red internacional de traductores por la diversidad lingüística le réseau international des traducteurs pour la diversité linguistique the international network of translators for linguistic diversity الشبكة العالمية للمترجمين من اجل التنويع اللغوي das internationale Übersetzernetzwerk für sprachliche Vielfalt a rede internacional de tradutores pela diversidade linguística la rete internazionale di traduttori per la diversità linguistica la xarxa internacional dels traductors per a la diversitat lingüística översättarnas internationella nätverk för språklig mångfald شبکه بین المللی مترجمین خواهان حفظ تنوع گویش το διεθνής δίκτυο των μεταφραστών για τη γλωσσική ποικιλία международная сеть переводчиков языкового разнообразия Aẓeḍḍa n yemsuqqlen i lmend n uṭṭuqqet n yilsawen dilsel çeşitlilik için uluslararası çevirmen ağı la internacia reto de tradukistoj por la lingva diverso

 24/04/2017 Tlaxcala, the international network of translators for linguistic diversity Tlaxcala's Manifesto  
English  
 Tlaxcala Manifestosu 
Tlaxcala Manifestosu
Translations available: English  Español  Français  Deutsch  Português  Italiano  Català  عربي  Svenska  فارسی  Ελληνικά  Русский  Tamazight   Esperanto 

Tlaxcala Manifestosu

Tlaxcala, dilsel çeşitlilik için uluslararası çevirmen ağı, internet aracılığıyla tanışan ve ortak ilgileri, ortak hayalleri ve ortak sorunları olduğunu keşfeden küçük bir grup sanal aktivist tarafından Aralık 2005’te kuruldu. Ağ süratle büyüdü: Bugün  on beş  dile çeviri yapan yüzü aşkın üyesi var. Bu manifesto onların ortak felsefesini ifade ediyor.

Dünyada konuşulan bütün diller insanlık ailesinin kardeşliğine katkı sunmuştur, sunmayı da sürdürüyorlar. Çünkü pek çok insanın inandığının aksine, dil sadece belli sözdizimi ilkelerine uyan birbiriyle bağlantılı sözcükler öbeği ya da salt dilbilgisel bir yapı değil aynı zamanda ve öncelikle kaynağını duyularımızdan alan bir anlamlar âlemidir. Hepimiz belirli bir kişisel, coğrafi ve politik noktadan yola çıkarız ve dünyayı o anlamlarla gözlemler, yorumlar ve ifade ederiz. Dolayısıyla, hiçbir dil nötr değildir, “genlerinde” ait olduğu kültürlerin izlerini taşır. İlk imparatorluk dili olan Latince, Roma lejyonları imparatorluğun sınırlarını Avrupa’nın güneyi ve Afrika’nın kuzeyi boyunca genişletirken katledilen dillerden arta kalanların üzerinde yükselerek ulaşmıştı doruk noktasına. Bu açıdan bakınca, Rönesans’ın başladığı yıllarda işgal altındaki Amerika kıtası halkları için yeni bir yıkım yaratanın Latincenin genetik ardılı İspanyolca olması hiç de şaşırtıcı değil.
 
Bir imparatorluk ve dili her zaman atbaşı giderler ve tanımları gereği yağmacıdırlar. Çeşitliliği reddederler. Her emperyal dil, kendisini tarihin öznesi olarak konumlandırır, tarihi kendi bakış açısından anlatır ve kendinden aşağı gördüğü dillerin bakış açılarını ortadan kaldırır ya da en azından kaldırmayı dener. Bir imparatorluğun resmi tarih yazısı hiçbir zaman masum değildir; her zaman dünkü eylemlerini bugün haklı göstermek ve yarına kendi versiyonunu taşımak gayreti içindedir.
 
Roma İmparatorluğu’nun işgali altında yaşayan halkların acılarını bugün kimse bilmiyor çünkü aynı zamanda kültürlerinin de yok oluşu anlamına gelen mağlubiyetleri hakkında yazılı bir kayıt yok. Farklı olarak, Amerika’da İspanyol İmparatorluğu tarafından yenilen diller geride kendi tanıklıklarını bıraktılar. Meksika’nın fethinden çok kısa süre sonra, 16. yüzyılın kırklı yıllarına doğru, Rahip Bernardino de Sahagún, antik Aztek dili Náhua anlatıları ile pre-hispanik toplumu ve kültürünü resmeden tasvirleri bir araya getiren ve bugün Florans Kodeks’i olarak bilinen derlemeyi oluşturdu.  Benzer biçimde, 16. yüzyılda kaleme alınan ve birincisiyle çelişen ikinci belge ise Cortés’in gelişini, Tenochtitlán’ın düşüşünü atalarının (Tlaxcala asillerinin) resimlere aktardığı fresklere dayandıran anlatısıyla, Tlaxcalalı bir melez olan Diego Muñoz de Camargo tarafından yazıya geçirilen Lienzo de Tlaxcala’dır. Tlaxcala o dönemde Tenochtitlán’daki Aztek İmparatorluğu’na rakip bir şehir-devlet’ti ve Cortés’e Tenochtitlán’ı yıkması için yardımcı olarak aslında kendi idam fermanını da imzalamıştı, çünkü Yeni İspanyol İmparatorluğu bu mağlubiyetten doğmuştu. Bu mağlubiyet, (İspanyol Sarayı’nın ister yandaşı ister düşmanı olsun) Kolomb öncesi tüm yerli halkların boyunduruk altına alınması, kültürlerinin ve dillerinin nerdeyse tamamen yok olması anlamına geliyordu.
 
Çağımızın emperyal gücü ise bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde ikamet ediyor ve resmi dili İngilizce. Emperyal dillerin genel davranış özelliklerine sadık bir tutumla İngiliz dili de bugün kendi yasalarını dayatıyor. İngiliz dilinin etkisi altında kendi anadillerini tümüyle kaybeden ya da etmek üzere olan koca ülkeler, geniş bölgeler var. Filipinler ve Porto Riko pek çok vaka arasında sadece iki bildik örnek. UNESCO’nun verilerine göre, bugün Kara Afrika’da İngilizceye, Fransızcaya, Portekizceye ya da ülkede çoğunluğun kullandığı dillere duyulan mesnetsiz itibar yüzünden her iki haftada bir yerel dil ölüyor.
 
Küresel iletişim çağında karşılıklı bilgi alışverişini kolaylaştırmak için bir lingua franca, bir ortak dil, kullanmakta elbette bir kötülük yok, ancak bu dil -bilinçli ya da bilinçsiz- kendisini karakterize eden üstünlük ideolojisini aktarıyor ve bu yukarıdan tavrı “aşağı” gördüğü dile, yani diğer bütün dillere, karşı takınıyorsa o zaman durum vahim. Bir emperyal dile her zaman eşlik eden üstünlük kompleksinin kökleri o kadar derindedir ki, bugün İngilizce konuşulan ülkelerden gelip daha iyi bir dünyanın mücadelesini veren aktivistler arasında bile sıkça görülür. Bunun açık bir kanıtı olarak, bu aktivistlerin kendi yayın organlarında yayımladıkları tüm yayınlar içinde “alt” dillerden yapılan çevirilerin oranına bakmak yeter. İngilizceden diğer dillere yapılan çeviriler ters istikametteki çevirilerle kıyaslanamayacak kadar fazladır. Şu ana kadar böylesi bir eşitsizliği kabullendiğimiz için aslında hepimiz biraz suçluyuz.
 
Tlaxcala, dilsel çeşitlilik için uluslararası çevirmen ağı, daha küçük ölçekteki bir dile –náhuatl- karşı savaşmak için emperyal bir dile –İspanyolca- güvenmek gibi büyük bir hata işleyen ve emperyal dillere -hiçbirine- asla güvenilmemesi gerektiğini, çünkü alt dilleri hedefe varmak için yalnızca bir basamak olarak kullandıklarını çok geç fark eden Tlaxcala’ya, kendisine adını veren bu talihsiz şehir-devlete post modern bir saygı duruşu olarak doğdu. Tlaxcala’nın dünyanın dört yanından gelen çevirmenleri, antik Tlaxcala halkının makûs talihini düzeltmeyi denerler.
 
Tlaxcala çevirmenleri çeşitliliğe, öteki görüş açılarını da yakından tanımanın bir ihtiyaç ve gereklilik olduğuna inanırlar, bu nedenle de, bugün emperyal dilin duyulmasına izin vermediği dillerde yazan yazar, düşünür, karikatürist ve aktivistlerin sesini (İngilizce dâhil) mümkün olan her dilde yayınlayarak İngiliz dilinin hakimiyetini kırmayı deneyen ortak bir politik tavrı paylaşırlar. Yine aynı mantıkla, İngilizce bilmeyen okurlara şimdiye dek çok kısıtlı çevrelerde bilinen, ulaşması güç kaynaklarda yayımlanan çizgi dışı İngiliz yazarların düşünceleriyle tanışma imkânı sunmaya çalışırlar.
 
İngiliz dili, bilginin kurumsal aygıtı olması hasebiyle, bugün diğer dilleri ve kültürleri dikkate almaksızın bütün dünyayı kendi görüntüsüyle, kendi benzeşi gibi gösteren küresel bir güç durumundadır. Tlaxcala çevirmenleri bu söylemin sahiplerinin alt edilebilir olduklarına inanır ve dünyanın, çok kutuplu, çok dilli ve hayatın kendisi gibi çeşit çeşit olması için bu yapıyı etkisiz hale getirmeyi hedeflerler. 
 
Tlaxcala'nın metinleri seçerken kullandığı ilkeler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin temel değerlerini yansıtan ilkelerle aynıdır; kişi hak ve haysiyetine kesin ve tam saygı gözetilir. Tlaxcala üyeleri anti-militarist ve anti-emperyalisttirler, “neoliberal” küreselleşmeye karşıdırlar. Bütün diller ve kültürler arasında eşitlik ve barışı arzularlar Ne medeniyetler çatışmasına ne de bugün terörizme karşı yürütülen emperyalist haçlı seferine inanırlar. Irkçılığa karşıdırlar, insanların ve düşüncelerin gezegenimizde özgürce dolaşımını engelleyen -ister fiziksel ister dilsel olsun- duvarların ve tel örgülerin konulmasını reddederler. Öteki'nin çeşitlenmesini teşvik ederler; haklarının tanınması, saygı görmesi ve artık tarihin bir nesnesi olmaktan çıkıp, tam bir eşitlik içerisinde, tarihin öznesi olması için uğraş verirler. Bu çaba gönüllü ve karşılıksızdır. Tlaxcala tarafından sunulan tüm çeviriler “Copyleft” koruması altındadır.
 
Bütün dillerin çevirmenleri ve mütercimleri birbirinizle bağlantı kurun ve birleşin!  Hedeflerimizi paylaşan, gök kuşağının her renginden webmasterlar ve blogcular bizimle iletişime geçin!
 
 
*          *          *
 
 
Manifestomuzu yayınlamak için 21 Şubat tarihini seçmemiz bir rastlantı değildir. 21 Şubat, ellili, altmışlı ve yetmişli yıllar boyunca dünyada anti-sömürgecilik ve anti-emperyalizm günü olarak kutlandı.
 
 “Kendisi için anavatanında bir karış mezar yerinden başka bir şey istemeyen insan, dinlenilmeyi hak eder, hem yalnızca dinlenilmeyi değil, daha önemlisi, inanılmayı da hak eder.” Bu sözlerin sahibi Özgür İnsanların Generali Augusto César Sandino, hükümetle Barış Anlaşmaları imzalandıktan bir gün sonra, artık ülkenin kuzeyinde bir köylü kooperatifinde kendi halinde bir yaşam sürecekken geleceğin diktatörü Somoza’nın talimatıyla 21 Şubat 1934’de Nikaragua’da alçakça öldürüldü, failleri cezasız kaldı.
 
Nikaragua yurtseverliğinin temsili ve esin kaynağı olan Sandino, Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri müdahalesine ve işgaline karşı verilen yılmaz direnişte karşılık bulan ulusal onurun sembolü olmuştu. Sandino’nun köylü ve işçilerden oluşan “Ulusal Egemenliği Müdafaa Ordusu” emperyalizme ve diktatörlüğe karşı sopalarla, tarlalarda kullandıkları maçetalarla, paslanmış tüfeklerle, çivi ve taşlarla doldurulmuş konserve kutularından yaptıkları bombalarla savaşmış, düşman uçaklarını neredeyse taş atarak bile düşürmeyi başarmışlardı ama özellikle teslimiyetçi Nikaragua ordusu ve kendilerinden yüzlerce kez daha güçlü bir işgal ordusu karşısında bir an bile vazgeçmedikleri ahlaki değerleri ve sınırsız vatan sevgileriyle büyük saygı uyandırmışlardı. Nikaragua ve Latin Amerika’daki ezilenlerin ve sömürülenlerin temsilcisi Sandino, bir köylü hareketinin de ulusal bağımsızlık yolunda zafer kazanan bir direniş örgütleyebileceğini kahramanca göstermişti. 
 
1944 yılında yine bir 21 Şubat günü Paris, duvarlarında 23 “teröristin”, Fransız topraklarında Nazilere karşı ilk direniş hareketi olan “Francs-Tireurs et Partisans – Main-d'oeuvre Immigrée de Paris (FTP-MOI)” örgütünün 23 üyesinin Valérien Tepesi’nde infaz edilecek olan idamını haber veren büyük kırmızı afişlerle güne uyandı. Grubun lideri 36 yaşındaki Misak Manuşyan, Ermeni Soykırımı’ndan sağ çıkmış bir göçmendi. Nazi askeri mahkemesince alelacele yapılan yargılanmasına iştirak eden ve kendisini bir métèque olarak niteleyen Fransız işbirlikçilerine “Fransız vatandaşlığı size miras kaldı, ben onu hak ettim” diye yanıt vermişti. 
 
21 Şubat 1952 tarihinde ise, onbinlerce öğrenci, aydın ve emekçi Urdu dilinin Bengallilere Pakistan'ın tek resmi dili olarak  dayatılmasını protesto etmek için o dönem Doğu Pakistan’ın bugün ise Bangladeş'in başkenti olan Dakka sokaklarını doldurdu. Öğrenciler yürüyüşe başladıkları anda polis ateş açtı ve aralarından dördünü o gün, en az yedisini de takip eden iki gün içerisinde öldürdü. Bunun üzerine eylem bir halk ayaklanmasına dönüştü ve sonuçta yirminci yüzyılın, Richard Nixon yönetimince de desteklenen, en kanlı etnik temizlik harekâtlarından birinin bitiminde, 1971 yılında Pakistan'dan ayrı bağımsız bir Bangladeş kuruldu. O tarihten bu yana Bangladeş halkı Ekushey'i (Bengal dilinde Ekush: 21, Ekushey: yirmi birinci demektir) Bengal dilinin zengin mirasını canlı tutmak için Şehitler Günü olarak anıyor.
 
UNESCO da 2000 yılında, anadili için yapılan bu cansiperane eyleme bir saygı duruşu olarak, 21 Şubat'ı Evrensel Anadili Günü ilan etti.
 
“Şehitlik vakti geldi ve eğer ben de şehitlerden biri olacaksam, bu, ülkeyi kurtarabilecek tek şey olan kardeşlik namına olacaktır ancak.” Bunlar, Malcolm X’in, Afro-Amerikan Birliği Örgütü’nü kurmak için 1963’te ayrıldığı İslam Ulusu Örgütü’nün üç üyesi tarafından 21 Şubat 1965 günü Harlem’de bir miting sırasında öldürülmeden önceki son sözleriydi. Nisan 1966’da Malcolm X'in katilleri müebbet hapse mahkûm edildiler fakat cinayeti planlayanlar-İmparatorluğun Sahipleri- hep olduğu gibi, yine hiçbir ceza almadılar.
 
Malcolm X ya da El Hacı Malik al-Şahbaz, asıl adıyla Malcolm Little, öldürüldüğünde 39 yaşındaydı. Dünyanın her yerinden hacılarla bir araya gelerek evrenselliği keşfettiği hac yolculuğundan, Mekke’den yeni dönmüştü. Onun İslam Ulusu’ndan ayrılmasının nedenlerinden biri de grubun ABD’nin güneyinde bağımsız bir siyahi devlet kurma konusunda görüşmeler yapmak amacıyla Ku Klux Klan ile bağlantıya geçmiş olmasıydı; tıpkı Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’in zamanında Yahudi Devleti projesine destek istemek için dönemin en azılı antisemitistlerinden destek istemesi gibi. Babası bir Ku Klux Klan kurbanı olan Malcolm için böyle bir işbirliği akıl alır şey değildi.
 
Anılarla yüklü bu günde, biz Tlaxcala çevirmenleri de kendimizi halklarının onuru için mücadele etmiş bu üç kavga adamının Sandino’nun, Manuşyan’ın ve Malcolm X’in esirgeyen gölgelerine yerleştiriyor, oradan çeviriyoruz.

Siberuzay, 21 Şubat 2006, Uluslararası Anadili Günü




 


 All Tlaxcala pages are protected under Copyleft.