TLAXCALA تلاكسكالا Τλαξκάλα Тлакскала la red internacional de traductores por la diversidad lingüística le réseau international des traducteurs pour la diversité linguistique the international network of translators for linguistic diversity الشبكة العالمية للمترجمين من اجل التنويع اللغوي das internationale Übersetzernetzwerk für sprachliche Vielfalt a rede internacional de tradutores pela diversidade linguística la rete internazionale di traduttori per la diversità linguistica la xarxa internacional dels traductors per a la diversitat lingüística översättarnas internationella nätverk för språklig mångfald شبکه بین المللی مترجمین خواهان حفظ تنوع گویش το διεθνής δίκτυο των μεταφραστών για τη γλωσσική ποικιλία международная сеть переводчиков языкового разнообразия Aẓeḍḍa n yemsuqqlen i lmend n uṭṭuqqet n yilsawen dilsel çeşitlilik için uluslararası çevirmen ağı

 10/08/2020 Tlaxcala, the international network of translators for linguistic diversity Tlaxcala's Manifesto  
English  
 EUROPE 
EUROPE / Suyun öteki yakası’nda Türkiye’de Mülteci meselesi
Date of publication at Tlaxcala: 08/03/2020

Suyun öteki yakası’nda Türkiye’de Mülteci meselesi

Havva Neşe Özgen

 

Türkiye’nin İdlip ve Suriye’de aylardır actor-oyun kurucu olmaya çalıştığı, istediği uluslararası desteği beklediği oranda göremeyince de (NATO’nun Suriye’ye doğrudan müdahalesi umudu) elindeki son koz olarak mültecileri sınıra asker ve jandarma eliyle sürdüğü, EU’yu ve NATO’yu kışkırttığı bir haftanın içinden geçtik.

 

Türkiye muhalif gazeteleri (ne kadar kalabildiyse) ve sivil gönüllü dayanışmacılar sınır bölgesinden hakiki haberleri vermeye gayret ederken gözaltına alındılar ve mültecilerden uzaklaştırıldılar. Halkın gönderdiği yardımlar (acil ihtiyaçlar- sağlık örgütlerinin yardımları-kadın dayanışma ağlarının yardımları vb.) mültecilere verilmeden geri gönderildi. Edirne Kent Konseyi’nin (bağımsız sivil belediye-halk ortak konseyi- en güvenilir sivil kurumlardan birisidir) tüm Türkiye’den çağrıyla topladığı yardımlara devlet el koyuyor ve dağıtım esnasında sivil hiç bir örgütün mültecilerle temasına izin vermiyor.

Edine yerel gazeteleri, göç ve mültecilik konusunda hayli yorgun bir geçiş alanı haline gelmiş olan Edirne’nin sınır kesimindeki tüm tarım arazilerinin tahrip olduğunu, bu yılki hasadın tümden yokolduğunu bildiriyor. Edirne kent sistemi ve sınır belediyeleri devletin yasal olmayan ablukası altında ve bir yandan bölgeye akan kaçakçılar ve çıkarcılar, bir yandan mültecileri sınıra doğru süren Türk güvenlik güçlerinin arasında iyice bunaldılar.

Buna rağmen insanlar ellerinden geldiğince destek ve yardım yapmaya, dayanışma göstermeye çalışıyorlar. Tutucu ve AKP’nin ve ırkçı partilerin çok yüksek olduğu birkaç orta boy kentte mültecilere karşı saldırılar da, kamudan fazla destek bulamadı.

Türkiye’de mültecilerle ilgili her mesele, devletin aracısı olan GONGO’larla hallediliyor. 3.4 milyon mültecinin ancak 280 bin kadarı devletin kurduğu kamplarda yaşıyor ve bu kamplar ağırlıklı olarak Arap-Müslüman ve belirli kabilelere mensup (Yani TR yenin Suriye’deki uzantısı olanlar). 3. 200 bin insan, Afgan, İranlı, Uygur, Çinli, Pakistanlı, Kürt, Ezidi vb.  Türkiye içine dağılmış ve ucuz emek sömürüsü, fahişeleştirme, organ ve insan mafyalarının her tür kaçakçılığına karşı savunmasız.


Joep Betrams, Hollanda

Son yirmi yılın kabaca özeti

Türkiye bir yandan yıllardır AKP tarafından içine sürüklendiği bir savaşın nedenini sorguluyor.  Bir yandan “Savaş övgüsü” AKPnin denetlediği tüm devlet medyası ağlarında magazinleştirilir ve şehitlik mertebesi desteklenerek tepkiler bastırılıyor. Ancak her gün ardı ardına gelen ölüm haberlerinin fısıltı gazetesi ve alternative medyada görünürlüğü arttıkça bir yandan da şehitliği bu kez küçümseyen vicdan yaralayıcı açıklamalarla sarsılıyor. 

Türkiye’nin medya izleme skorları Kıta Avrupa verileriyle paralel gidiyor: Genç ve eğitimli nüfus haber kaynağı olarak çok büyük oranda sosyal medya ve bağımsız haber ağlarının sosyal medyasını tercih ediyor, eğlenmek için alternative ve eleştirel bağımsız filmlere ve dizilere odaklanıyor. Genç ve daha çok eğitimli olanlarda bu odak daha çok EU ülkeleri ve ABD kanallarına yönelirken, az eğitimli alt sınıftan aynı yaştaki genç gruplar ise haber ağları için kendi sosyal referans gruplarına güveniyorlar.

Orta yaş üzeri ve kırsal alan ile kentlerde gelir grubu en düşük ve başka bir kaynağa erişme umudu olmayanlar ise (zaman, para ve dil meselesinden) devletin ve AKPnin manipüle ettiği haber ağlarına yöneliyorlar. Ancak kadın toplantılarında alınıp verilen haberler ve erkek kahvehaneleri hala haber almak için referans gruplar olarak yaygın. Bu da, iktidarın neredeyse tamamen yönettiği haber alma kanallarından büyük oranda sapma olduğunu ve halkın çeşitli farklı haber alma kanallarına ulaşımının sürdüğünü gösteriyor.

Sadece bu kadar küçük bir bilgi dahi, bize çok heterojen ancak yine de modern bir yapının varlığını anlatır. Türkiye politik alanda son 20 yılını modifiye bir İslamiyeti neo-liberalizme ve global finans sistemine eklemekle geçirdi. 90 larda banka finans sistemini neo liberal yapıya ekleme girişimi, kent yoksulluğuyla ve ardarda gelen ekonomik krizlerle, borç çemberinin halkın boğazına dayanmasıyla sonlandığında da toplumu baskılamak için de İslami baskı ve terbiye kullanıldı. Kırsal alan nüfusu %35 lerden % 7 ye düşürüldü, ve özellikle birkaç büyük kentte işsizler ordusu olarak toplandı. Yükselen Kürt uyanışı da, büyük oranda kırsal alanların kentlere sürgünü ve kentlerin sıkı denetimi, öte yandan Kürt orta sınıfının neo-liberalizm ve İslamiyete eklenmesiyle kontrol edilmeye çalışıldı. İş, konut, borçluluk, özelleştirmenin yarattığı üretim alanı kaybı ve tüketim kıskacının sonucu gelir dağılımındaki korkunç farklılaşmanın tepkisel sonuçlarını da, tutucu bir İslami çemberde kelepçelenerek kontrol etti devlet.

 Kısaca Türkiye toplumunun vatandaşlık eğilimleri üzerine

Türkiye toplumu, devletle giriştiği vatandaşlık pazarlığını yani haklar ve sorumluluklar dikotomisini iki yolla sürdürür: ‘1) Yeniden bölüşüm için girişilen çatışmalar yoluyla vatandaşlık; 2) Tanımlanma-tanınma için girişilen çatışmaları yoluyla vatandaşlık” (Işin ve Balibar, 2007, 5–17). Yeniden bölüşüm pazarlığının  (özellikle neo-liberalizmin hızla nüfuz ettiği genç- işsiz ve kentli bu yeni bu toplumdaki) anlamı: devasa alt yapı projeleri yoluyla kırsal alanın ve çevre talanının onayı, kentte tutunma karşılığı geliştirilen nepotizm, partizanlık ve  yabancı/öteki düşmanlığı ve yağmacılık normlarının onayı yoluyla vatandaş sayılabilmektir.  Bu yapıyı belki de en iyi anlatan örnek şu:  tam İdlip’te bir gecede sayısı 34 ile 170 arasında değişen sayıda şehit verildiği  anlaşıldığında ve artık bu gizlenemeyince de devlet mülteci işini bir tehdit olarak kullanmaya karar verdiğinde, yani oluk oluk mülteciyi geri gönderme merkezlerinden ve kentlerden otobüslerle toplayıp sınıra sürdüğünde; TBMM tam bu karmaşa anında  birçok kararı gece yarısı onaylayarak yasalaştırmıştır: Bunlardan  en önemlisi Türkiye’nin en verimli buğday tarım alanlarının acilen kentsel alan ve yeni yapılaşma alanı ilan edilerek tarım dışı bırakılmasıdır. İşin ilginç yanı, ana muhalefet partisi de dahil muhalif partilerin buna hiç itiraz etmemesidir. Öyle ki birbiri andına binalaşmaya açılan bu tarım alanları, kırsal alanın devasa alt yapı yatırımlarıyla yokedilişi, kentlerdeki yüksek maliyetli alt yapı yatırımları vb. büyük harcamalarda, sanki yüksek bir corruption olmasa, muhalefetin hemen hiç sorunu yokmuş gibidir. Muhalefet partileri çoğunlukla kendi uzantıları olan sivil örgütlerle çalışmakta, yerel ve 2012 den önce hayli güçlü olan kadın, çevre, insan hakkı savunucuları, politik ekoloji hareketleri, sendikalar, işçi hareketleri, öğrenci örgütlenmeleri, yerel sivilleşmeler, etnik grup hakları, dinler ve inançlar savunucuları, vb., hatta #Gezi hareketi gibi hemen hiç bir örgütlenmeyle bağ kurmamaya neredeyse bilinçli olarak dikkat etmektedir.

Siyasi sivil alan sadece devletin ve AKP’nin baskıcılığıyla değil bir yandan muhalefet partilerinin bu yandaşlık mekanizmaları nedeniyle iyice tıkanmış; halkın siyasetteki tek gösterisi oy atmaya indirgenmiştir. Son ulusal ve yerel seçimlerde ardı ardına yaşanan manipüle ve çalıntı oy oyunları da halkın seçimlerin bir siyasi çare olabileceği umudunu iyice kırdı. Ancak, son yerel seçimlerde tekrarlanan İstanbul Belediye Başkanlığı seçimi, ancak sadece temsili siyaset konusunda biraz umutlanmaya yol açmışsa da, siyasetin diğer tüm kanalları hala kapalıdır. Böylece yeniden bölüşüm için tek alan da, hayli yüksek bir siyasi yandaşlık çarkını siyasi ve ekonomik rüşvetle çeviren nepotizmin kucağına  bırakılmıştır. Türkiye’nin sadece devlet ve AKP ile, iktidarla değil, muhalefet siyasetiyle ilgili ciddi sorunları vardır.

Türkiye toplumu ikinci pazarlık türü olan tanıma-tanımlanma meselesi;  Cumhuriyet rejiminin de Osmanlı devlet geleneğinin bir devamı olarak benimseyip uyguladığı bir normu: “devletle çatışmak yerine aracılar yoluyla pazarlık etmek” sistemini daha çok benimser: Örneğin erkekler için askerlik ve hatta  şehitlik, kadınlar için ise annelik ve iyi kadınlık (namusluluk vb.) iyi vatandaşlık için en önemli tutamaçlar olarak kabul edilir. Devletle çatışmaktansa aracı kurumlar yoluyla (din, sivil örgütlenmeler), örneğin yerel belediyeler etrafında para kazanan orta sınıfın pazarlıklarına dahil olma vb. çok daha tercih edilen yollardır. Belki de bu nedenle 90lardan itibaren sivil toplumculuk özellikle Hegelci anlamıyla Türkiye’de daha çok tutunmuş ve sivil örgütlenme halkın doğrudan örgütlenmesi olarak değil, bir aracı kurum, devletle toplum arasında bir aracı mekanizma, hatta bir nepotizm kurma yolu olarak çok yüksek oranda kabul görmüştür. 2002 krizinden itibaren gerek baskı gerek pazarlık aracı olarak modifiye edilmiş bir İslamiyetin de, toplumda bu kadar hızla ve yüksek benimsenmesinin nedenlerinden birisi budur.

Ancak, işte tam bu noktada bu iki tanınma biçimi özellikle Afrin’in işgali, İdlip ve Suriye savaşının sonuçları nedeniyle birbiriyle çelişir hale geldi:

Bir yandan savaşla birlikte yeni açılan bu alanlara AKP'nin müteahhit ordusu sokulmuş durumda, hastaneler, yollar, okullar inşa ediliyor. Hem kırsal alanda hem sınır ötesinde inşa faaliyetleri güçlendiriliyor. Bir yanda Anadolu köylüsünün yaylaları kurban edilirken bir yandan da Kuzey Suriyeli çiftçinin yaşam alanı parsellense de artan işsizlik oranları ve yüksek enflasyon, Türkleri bu savaşa karşı çıkmaktan alakoyuyor ve devletle çatışmak yerine savaştan ve mültecinin ucuz işgücüden kazanmayı tercih ediyor. Öte yandan İslami ılımlılık da giderek sertleşen ve kurumsallaşan biçimde halkı ISIS döküntüsü, çeçenya’dan ve El Qaide’nin artıklarından toplanmış bir cihatçı ordusunun; Türkiye adına Suriye’deki barbarlıklarını onaylamaya zorlayan sert bir islami rejim haline geliyor. Bir diğer deyişle türkiye bir yandan AB’de islamofobinin korkusuyla beslenen bir  “White quilty” hareketini abuse ederken, bir yandan cihatçı çetelere kendi ordusunu, askerini korumacı olarak dikiyor.

15 Temmuz darbe girişiminin en önemli sonuçlarından birisi, ordunun içinden savaş karşıtı olan bir grup profesponelin temizlenmesi ve orduyu tamamen AKPye bağlı hale getirmesidir. Bunu yapabilmek için onbinlerce subay tutuklandı. Ancak özellikle NATO’ya doğrudan ve teknik olarak da bağımlı olan hava ve deniz kuvvetlerinin eğitimli ve asla risk almayan subay kadrosu çabucak replace edilebilecek bir kadro değil Ve teknik olarak bu iki ordunun hareket edebilmesi de NATO’ya kesinlikle bağımlı. Türkiye’nin sadece metaforik olarak değil reel olarak da bu nedenle NATO desteğini alması zorunlu.

Tam bu noktada Türkiye bir yandan AB yi bir yandan NTAO’yu işbirliğine zorlamaya çalışırken; birden bir gece içinde büyük bir askeri birliğin Rusya tarafından vurulduğu ve cihatçı gruplarla birlikte çok sayıda Türk askerinin şehit olduğu haberi geldi. Ölüm sayısı ne kadar saklanmaya çalışılsa da, asker aileleri ve alternatif haberciler bunu duyurdu ve şehitlik mertebesi her ne kadar devlet taraftarlığı için, vatandaşlık için yüksek bir mertebe olsa, aileler bu kez bu vatandaşlık kontratını kırdılar: Zira bunun haksız bir savaş olduğu ve bir işgal /iktidar çıkarı uğruna yapılmış olduğu artık çok açıktı.

İşte tam bu noktada Erdoğan mülteci kartını oynayarak NATO’yu zorlamaya karar verdi. Ve mülteciler polis ve jandarma ve AKPli belediyelerce taşınarak sınıra sürüldü ve onlara TR sınırın açık olduğu manipülasyonu yapıldı.

Tam bu anda, Erdoğan’ın iki günlük sessizlikten sonra “ “birkaç tane” şehit var, mühim değil” diyerek gülen bir demeç vermesi ve meseleyi geçiştirerek “inşaat yapacağız, zenginlik vb.” sözleri kamuyu ziyadesiyle kızdırdı. Kamuda  İdlip hareketine Ööümlerden önce dahi % 48 oranında “kesinlikle karşı” çıkılıyordu, şehit haberleri bu isteksizliği iyice artırdı.

 Kamu eleştirisi yükselirken, Erdoğan, 5 Mart Rusya görüşmesinden eli boş ve gönlü kırık olarak dönüyor. İç pazarda yerli sermaye bu yeni savaşı ve ölümleri satın almayacağını açıkça gösterdi. Kara para trafiği iyice tıkanan ve hedge fonların desteğini almakta zorlanan Türkiye, durumu günlük faiz manipülasyonlarıyla idare etmeye çalışsa da, halk son beş yıldaki çok derin stagflasyonun çaresizliğiyle bunaldı. Toplu ve kişisel intiharlar fazlasıyla yüksek, AKP’nin yükselen itirazı bastırmak için bulduğu yerel sokak güvenlikçileri (bekçi) çözümü de halktan tepki aldı.

Mülteci akının izleyen günlerde AB dış sınırlarını korumaya aldı ve  sınır jandarmalığı görevini bu kez Yunanistan ve Bulgaristan üstlendi. Yani Erdoğan, şimdiye kadar sürdürdüğü tek şantajını (Kapıları açıp mültecileri Avrupa’ya yollayacağı) artık elinden kaçırdı. Aylardır sürdürdüğü Suriye sınırı içinde güvenli koridor/bölge görüşmeleri Rusya tarafından askıya alındı. Deyim yerindeyse bu kozu da kaybetti. NATO, Suriye işgali ve ISIS yerine Kürtleri birincil düşman ilan ederek çatışmasına ne kadar arka çıkar bilemiyoruz. Ancak, şimdi bizim dikkat etmemiz gereken nokta Türkiye’nin bir iç politikası olarak mülteci düşmanlığı ve xenofobia ile ne kadar ilerleyebileceği ve muhalefetin gerçek bir siyasi çıkış gösterip gösteremeyeceği.

Zira Türkiye tüm bu anlattıklarımız eşliğinde, belki de uzun bir aradan sonra ilk kez: “Bize söz vermiştin, başkası ölecekti, bizim evlatlar değil. Karşılığında da biz zenginleşecektik ve stable kalacaktık” anlaşmasının bozulduğunu bu kadar net görüyor. Durum tam da Avrupa orta sınıfının Bataclan Katliamı /FR. sonrasında iradesini sağ partilere teslim ettiği noktaya çok benziyor. Ancak, halk Erdoğan’ın maaşlı ordusu ve para-militerlerinden ziyadesiyle korkuyor, eğitimli insan gücünü ve iyi siyasetçilerini yurtdışına sürgün verdi. Örgütlenmek çok zorlaştı ve siyasi baskı çok yoğun.

Bu şartlar altında sol, birleşik bir cepheyi, yeni bir alternatif politika kurabilecek mi, Türkiye halkı AKp yi devirebilecek kapasiteyi ve çıkışı gösterebilecek mi, göreceğiz.

 

 





Courtesy of Tlaxcala
Publication date of original article: 08/03/2020
URL of this page : http://www.tlaxcala-int.org/article.asp?reference=28299

 

Tags: Türkiye-Suriyeİdlip EUNATOMülteci meselesiAKP
 

 
Print this page
Print this page
Send this page
Send this page


 All Tlaxcala pages are protected under Copyleft.